19 Ocak 2015 Pazartesi

Son şarkı


Son günlerde hepimiz o kadar çok siyasileştik ki, bir acıyı anlatmadan şu sözü söyleme ihtiyacı hissediyorum: "Herhangi bir partiyle gönül bağım yoktur." Evet, lütfen kimse incinmesin şimdi yazacaklarıma.

* * *

Bugün 19 Ocak 2015. Hrant Dink'in vuruluşunun 8. yıl dönümü. Birkaç arkadaşımla biz de bugün yürüyüşe katıldık. Oldukça kalabalıktı. Her kesimden, her görüşten, her partiden insana rastlamak mümkündü. Evet, bambaşka insanlar bir araya geldi. Demek ki imkansız değil. Bir araya gelebiliyor ve hepimiz aynı sözü tekrarlayabiliyoruz: "Ya-şa-sın halk-la-rın kar-deş-li-ği!"

Agos'un önüne geldiğimizde uzun bir duduk sesinin ardından "Sareri Hovin Mernem/Dağların Rüzgârına Öleyim" çalmaya başladı. İnsanın ciğerine işleyen bu ses, gözyaşlarını ceyhun etti.

Orada anılan sadece Hrant Dink değildi. Devlet kurşunuyla vurulan, devletin tokadını yediği için ülkeyi terk etmek zorunda kalıp gurbette ölenler de anıldı. Adları tek tek okunuyor ama bir türlü bitmiyordu. Farkında mıyız? Ne çok ölü var...

Bu yazı uzun, siyasi bir yazı olabilirdi ama kısa -yine de çokça siyasi- bir yazı olsun istedim.
Evet. Ne demiştik bugün hep birlikte?

"Biz bit-ti de-me-den, bu da-va bit-mez!.."


Ceylan Ertem - Son Bakış
video

13 Ocak 2015 Salı

Başkalarının arasında yaşamak istiyorsan...



"Müslüman, terörist olamaz; terörist, Müslüman olamaz." 
"A Muslim cannot be a terrorist, a terrorist cannot be a Muslim..." ***

İmamdı. Kanada'dan gelen misafirler İslamiyet hakkında sorular sormaya başlayınca o da dili döndüğünce anlatmaya çalıştı.

"Eğer diğer insanlar Müslümanlar hakkında kötü şeyler düşünüyorlarsa bu bizim suçumuzdur. Demek ki kendimizi iyi anlatamadık.

Eşimle İngiltere'ye ilk gittiğimizde çeşitli ülkelerden gelen Müslümanların bir arada olduklarını, gettoda yaşadıklarını görmüştük. 'Siz de gelin evinizi buradan tutun' dediler ama biz istemedik. Eğer orada yaşarsak kendimizi tanıtma fırsatını nasıl bulacaktık? Gittik, başka bir yerden ev kiraladık. Taşındık ve komşuların bize 'hoş geldiniz' ziyareti yapmasını bekledik süre. Ama hiç kimse gelmedi. Sonra bir Türk dükkanına gidip paket paket lokum aldık. Tek tek komşularımızın kapılarını çaldık ve 'merhaba, biz geldik' dedik. Kendimizi tanıttık. Bir nebze ön yargıyı kırmışızdır diye düşünüyorduk fakat birkaç gün sonra hediye ettiğimiz lokum paketlerini çöpte gördük. Müslüman olduğumuz için getirdiğimiz paketin içeriğine de güvenmemiş ve yemek istememişlerdi. Çok üzüldük. Eşimle oturduk, başka ne yapabiliriz diye düşündük. Barbekü geldi aklımıza. Barbekü partisi düzenledik ve komşularımızı davet ettik. Birkaç meraklı kişi geldi. Böyle böyle, zamanla bizi tanımaya başladılar. Ve bir gün kapımız çalındı. Gelen yan komşumuzdu. Dediler ki: 'Biz bu akşam bir yemeğe davetliyiz. Eve de muhtemelen sarhoş döneriz. Giderken küçük çocuğumuzu size bıraksak ve yarın sabah kahvaltı saatinde gelip alsak olur mu acaba?..'
Küçük çocuklarını bize -hem de bir geceliğine- bırakacak kadar güvenmişlerdi! Öyle sevindik ki o gün, eşimle karşılıklı ağladık..."

* * *

Gurbetteki Müslüman kardeşim, kendini gurbette hisseden kardeşim!
Sana ön yargılılar diye kabuğuna çekilme, triplere girme, tembellik edip kolaya kaçma.
Kendini anlat. Dinini anlat. "İslam, Selam = Esenlik, Barış, Peace" de. Yılma, yılgınlık gösterme, gevşeme, depresyonlara girme. Kapını çalmalarını bekleme. Git ve anlat, anlat, anlat... Ama önce yaşa! Yaşayışınla örnek olmadıkça kim, niye dinlesin seni? Hadi git ve güvenlerini kazan. O çok korunaklı zannettiğin kabuğundan çık. Hangi peygamber bir köşeye çekilmiştir, söylesene?

Hadi kardeşim. Çık kabuğundan. Gülümse.

* * *

لَا تُعَادِ النَّاسَ فِي أَوْطَانِهِمْ
قَلَّمَا يُرْعَى غَرِيبُ الوَطَنِ
وَإِذا مَا شِأْتَ عَيْشًا بَيْنَهُمْ
خالِقِ النَّاسَ بِخُلُقٍ حَسَنٍ

“İnsanlara bilhassa kendi yurtlarında düşmanca davranma!
Çünkü çok nadir gözetilir gurbette yaşayan
Şayet başkalarının arasında yaşamak istiyorsan
Onlara karşı güzel ahlaklı ol daima!”
(Ebû Ca’fer el-Endelûsî)


Çağrı Göktepe - Aşka Çağrı
video



Tags: Terrorism, Paris, Charlie Hebdo, Muslims, Peace, Gulen, Islam,

8 Ocak 2015 Perşembe

Kar yağarken dinlemelikler vol.1



Sizinle paylaşmak için kar yağmasını beklediğimiz bir listemiz var. Artık Kuzey Kutbu'nun pek çok yerinde büyülü kar taneleri uçuşmakta olduğuna göre gönül rahatlığıyla paylaşabiliriz.

Hazır mıyız?

Şarkıları seçerken çok özendik, bilesiniz. Listeye alıp sonra çıkardıklarımız bile oldu hatta. Yolu buraya uğruyorsa insanların, eli boş dönmemeli. Prensibimiz bu.

Şarkılara kapılıp yola bakmayı ihmal etmeyin sakın.
Kayar düşersiniz sonra, üzülürüz...


Beşar El-Azzavi - Ene Mnin, No Volvere
(Beshar Al Azzawi - Ana Mnin / انه منين - بشار حسام العزاوي)
video


Jim Tomlinson & Stacey Kent - Jardin D'hiver
video


Brazzaville - Taksim
video


Ane Brun - Oh Love
video

Radical Face - Ghost Towns
video


Jaramar - A Lavandeira da Noite
video

Muse - Soldier's Poem
video


The Pierces - Team (Lorde cover)
video


MFÖ - Uç Oldum
video


Sami Yusuf - You Came To Me
video


5 Ocak 2015 Pazartesi

Bağlamamın düğümü / Cidden isterler mi öldüğümü?

Yenifoça

Hayatınızda "ben ölsem, hatta hiç dünyaya gelmesem daha mutlu olurdu herhalde" diye düşündüğünüz insanlar var mı? Çok can yakıyorlar değil mi? Her fırsatta iğneli sözleriyle, konuşmadıkları zaman da bakışlarıyla fazlalık olduğunuz duygusunu yaşatıyorlar ya hani; onlardan uzağa, çok uzağa gitmek istiyor musunuz mesela? Sonra gidemiyorsunuz değil mi?

Öyleyse sıradaki şarkı bizim için gelsin. Üzülmeyelim bu kadar. "Ağlamayalım artık şu fani dünyaya" diyordu ya hani bir başka şarkı, öyle işte...

Karafaki - Bağlamamın Düğümü
video

1 Ocak 2015 Perşembe

Tadı damakta bir geçmiş zaman öyküsü*

"Yeni Usûl Yemek Kitabı - 1927"

Anneannem damak zevkine inanılmaz düşkün bir kadındır. Birkaç ameliyat geçirmiş, ağrılarla dost olmuş bu 77 yıllık yorgun bedenine rağmen hâlâ harika yemekler yapar. Mutfakta zaman geçirmeye hiç üşenmez. Dinlene dinlene pişirir yemeklerini. Her yemeğin üzerine titrer. Bu hassasiyetten mahrum biri olursa, mutfağın ortasında ona haddini bildirmekten de çekinmez. Yüzündeki ifadeyle “Yemek ciddi bir iştir” der sanki. Anneannemin tipik bir boğa burcu oluşunun bunda büyük etkisi varsa da, bence babasından ona bir şeyler yadigâr kalmış.


Anneannem, annesini altı yaşındayken kaybetmiş. Hatırlayabildiği o iki-üç yıllık birlikteliklerinden kalan anı kırıntılarıyla ömrü boyunca avunmuş. Bu yüzden hep aynı anıları döner döner anlatır ama biz sıkılmayız. Çünkü o mutfakta olduğu kadar hitabette de iyidir. Betimlemelerle ve taklitlerle süsler hep hikâyelerini. Şiveli konuşmasıyla ve yer yer kullandığı bizim köye has kelimelerle anılar daha bir renklenir. Külleri çoktan savrulmuş hatıraları anlattıkça dün gibi yeniden neşelenir, bazen sinirlenir yüzünü asar; kimi zaman da hüzünlenir, aniden durgunlaşır. Annesi Hasibe Hanım’dan bahsederken “anaceğzim” der. Gencecik yaşta ölen bu kadını şefkatle yâd edişinden mi, yoksa onu anarken bir anda küçük bir kız oluşundan mı; bilmiyorum.

Anneannem Besime Tekin

Hasibe Hanım, erkeksiz bir ailenin kızı. Çifte çubuğa hep onu yolladıklarından doğru düzgün mutfağa giremeden evlilik çağına gelmiş. Mustafa Bey, onunla evlendiğinde bu durumu fark etmiş, İstanbul'dan yemek kitabı getirtmiş. Yıl 1927. Harf inkılabından bir sene evvel. Arap alfabesiyle basılmış bu yemek kitabını açıp açıp Hasibe Hanım'a yeni tarifler okumuş, ona güzel yemekler yapmayı öğretmiş. Bu konu yıllar sonra bir dost meclisinde açılınca Mustafa Bey demiş ki: “Hasibe Hanım yemek yapmayı bilmiyordu, ben ona öğrettim.” Hasibe Hanım hazırcevap belli ki, hiç durur mu, “Haklısın” demiş “ama bende de gabilliyet olmasaydı sen zor oğretirdin!” Mustafa Bey ne desin? “Bunda da sen haklısın hanım” diye eşini tasdik etmiş gülümseyerek.

Her güzel şey çabuk biter derler. Hasibe Hanım son çocuğunu dünyaya getirirken ömrü nihayete ermiş. Bu güzel evliliğin, mutfakta geçen tatlı anların vadesi bu kadarmış. Arkada gözü yaşlı yedi çocuk.

Eşi ölünce evlilik defterini kapatan erkek nadirdir, bilirsiniz. Mustafa Bey de az bir zaman sonra evlenmiş. Belki de yeni eşi çocuklarına analık yapsın istemişti ama öyle olmamış. Huysuz ve geçimsiz bu kadın “üvey ana” tabirinin hakkını vermiş. Üstelik kaderin cilvesine bakın ki mutfakla da arası hiç ama hiç yokmuş. Mustafa Bey bu eşine de sabırla yemek kitabından tarifler okumuş, mutfakta yanında durmuş ama nafile... Yeni hanımın yemek yapmayı öğrenmeye ne niyeti ne de kabiliyeti varmış. Adamcağız ne kadar uğraştıysa da muvaffak olamamış. Hasibe Hanım’la olan tatlı atışmalarını hatırladığında ne hissederdi bilmiyorum ama tahmin etmek güç değil. Muhtemelen burnunun direkleri sızlardı. Sonra “Goonüm hep seni arıyor, neredesin sen” gibi hasretin koyu rengine bürünmüş bir türkü ansızın dolanırdı diline belki.

Anneannemin babası Mustafa Parlat (70'li yıllar)

Kendi de iyi bir aşçı olan Mustafa Bey bir gün almış anneannemi yanına. “Besime,” demiş, “şimdi anana desem yanaşmaz. Gel seninle bir tavşan yahnisi yapalım.” Anneannem henüz ilkokul çağında ama becerikli. Birlikte o yemek kitabına baka baka yahniyi hazırlamışlar. Pişirirken Mustafa Bey tencerenin kapağının kenarlarını hamurla iyice kapatmış. Doğal düdüklü tencere. Altta odun ateşi. Harlı olsa tencere patlar. Oturmuş ocağın başına; bir ateşin harına, bir kapaktaki hamura bakmış. Anneannem bu kısmı anlatırken hep babasının sözünü hatırlatır: "Yemek bişerken sen de yemeğinen bişecen". Bu söz, yemeğin lezzetinin, sabırla başında beklenerek ağır ağır pişirilmesinde gizli olduğunun kadim bir parolasıdır.

Şimdi o yemek kitabı bizim kütüphanemizde. İçindeki tariflerden yapılan yemeklerin çokluğu kitabın kopan şirazesinden, yıpranmış yapraklarından belli. Ve her güzel yemek kitabının kaderini paylaşıyor: Sayfalarında çeşit çeşit yemek lekeleri. Kitaba bakarken büyük dedemin ve büyük ninemin birlikte pişirdikleri yemekleri görüyorum. Hiç tanımadığım halde özlediğim bu insanları o minik lekelerin içinde beyhude arıyorum.

Tavşan yahnisine geri dönelim… Yahni usul usul kendi suyunda pişmiş. Afiyetle yemişler. Öyle lezzetli bir yemekmiş ki anneannem 60 küsur yıldır o tadı unutamıyor. Özellikle son yıllarda her fırsatı değerlendirip sözü o yahniye getirir oldu. Sanki tarifi ona okusam, birlikte pişirsek, babaceğzini yanında buluverecekmiş gibi. Bana öyle geliyor ki unutamadığı şey tavşan yahnisinin lezzeti değil, babasıyla birlikte üvey annesi olmadan baş başa geçirdiği vaktin lezzetiydi.


Ara Dinkjian - The Long Goodbye
video


* Bu yazım Gezgin Dergisi'nin Aralık 2014 tarihli 94. sayısında yayımlanmıştır.

28 Aralık 2014 Pazar

Saklı kalan



Sıradaki yazı, "Bizim zamanımızda büyle şiyler yoğudu ivladım. Edep, haya varıdı. Şimdiki gençler sevgiyi çabuk tüketiyolla, gıymet bilmiyollar heç" diye kendi gençlikleriyle şimdiki gençleri mukayese ederek o dönemi güllük gülistanlık gösterip, bugünü ise kıyamet kopsa yeridir derekesine düşüren teyzeler-amcalar için geliyor...

______________________


Kursa yetişmem lazım. 10 dakikam var. Karnım da aç. Aceleyle bir kafeye giriyorum. En çabuk gelecek ve en ucuz olanı tercih ediyorum yine: Çorba. Kafede yalnız başıma çorbamı kaşıklarken gözüm duvara monteli ekrana ilişiyor. Evlilik programlarından biri. Evde televizyonumuz –hamdolsun– olmadığı için gittiğim yerlerde bu tür programları dehşet içinde izliyorum. Yine öyle bir halet-i ruhiye ile ekrana bakmaktayım. Fonda televizyonun sesi yerine gürültülü bir müzik olduğundan sebep ekrandaki görüntülerden bir mana çıkarmaya çalışıyorum. (Kafelerdeki televizyonlarda farklı bir görüntü dönerken, ortama verilen müziğin başka olmasının mantığını henüz çözebilmiş değilim. Mesela Hadise'nin şarkısı çalarken, Murat Boz ekrandan size buğulu bakışlar atıyor. Biri bunu açıklasın.) Stüdyoda 50-60 yaşına (tahmini) geldiği halde genç kız gibi kırılıp dökülen bir teyze oturuyor. Sonra oradaki elemanlardan birinin kocaman bir kartona yazdığı yazıya dönüyor kamera: "....... abla  talibini görmek istiyor mu? Locadan hoşlandığı biri varmı?" (-mı bitişik yazılmıştı, evet) Teyzemiz belli ki talibini görmek istemedi, gelen kimse olmadı. Locadan birini gözüne kestirmiş anlaşılan. Zira kır saçlı, top sakallı, uzun boylu bir amca kalktı. Eline mikrofon verildi, bir şeyler söyledi, sonra teyzemizin yanına gitti ve birlikte bir köşede çifte kumruları oynamaya başladılar.

Stüdyoda, kamera karşısında, kalabalıkların huzurunda  "Ayh, ben şordaki beyden huşlınıyurum" tadında şıppadanak söylenen ulvi(!) hislerin sahibi tiki bir genç kız değildi. "Beni mi beğendin, tamam hadi çıkalım öyleyse" rahatlığında meseleye atlayan da zamane delikanlısı değildi.

* * *

"Belki bir gün anlatırım" diyerek beni oyalıyordu nicedir. İlk fırsatta oturttum, anlattırdım. Üstünden epey zaman geçmiş bir yangının küllerini eşeledim. Kaçak çay eşliğinde söze başladı. "Galiba derli-toplu olarak ilk defa sana anlatıyorum" dedi.

Hikâye 4 sene evveline ait ama eşeledikçe küllerin arasından korlar çıkıyor gibi gibi.
Bana bu aşkın detaylarını anlatırken "pek çok şeyi unuttum" dese de nicesi tüm canlılığıyla saklandıkları yerden çıkıyorlardı. Anlattıkça sahneleri önüme bir bir seriyordu. Uzun bir filmi seyrediyordum sanki. Her sahneyi yazmak isterim ama bu ayrı bir yazıya yakışır.

Biriyle tanışmış. Alanları bir olunca pek çok programda karşılaşıyorlarmış. Konuştukça ilgilendikleri mevzuların da aynı olduğunu fark etmişler. Zaten bir insanla derdiniz aynıysa, sizi birbirinize bağlayan ortak meseleleriniz, davanız varsa o insana bakışınız bir anda değişir. Bu böyledir. Onların da aralarındaki bağ gün geçtikçe kuvvetlenmiş, aşka dönüşmüş. Sık sık görüşmeye başlamışlar. Bir araya geldikleri zaman ayrılamıyorlarmış ama gel gör ki karşı taraf bir türlü hislerini, niyetini açıkça dile getirmiyormuş. Öylece geçip gitmiş zaman.

"Ne o bana bir şey söyledi, ne de ben ona... Ama anlamıştır. Anlamamış olamaz. Anlamıştır değil mi? Onun yanındayken midem düğümlenirdi, bir şey yiyemezdim. O ise yanıma oturur, yemek yemem için uğraşırdı. Ekmeği böler, önüme koyardı. Üzerime titrerdi. Her şey çok güzeldi...  Sonra başkasıyla evlendi. Neden böyle oldu ki?.."

Bir aşkı uzun zaman içinde taşıyan, "Neden böyle oldu ki?.." diye sorarken buğulu mavi gözleriyle yüzüme bakan bu kişi; yaşını başını almış, "ne varsa eskilerde var" lafını diline pelesenk etmiş, hâlâ eski zamanların hasretiyle hüzünlenen yaşlı bir kadın değildi. Sevdiği gencin kendisine açılmasını sabırla beklerken, onun başkasıyla evlenip gidişine şahit olmuş henüz yirmi dört yaşında gencecik bir kızdı. Aşkını sevdiği adama dahi söyleyememiş, bir sır gibi öylece saklamıştı.


Yeliz - Gündüzüm Seninle Gecem Seninle
video