Sayfalar

25 Kasım 2016 Cuma

Yol ayrımı


Her an değişim içerisindeki hayatımız büyük bir puzzle gibi. Yüzlerce parça var ve bunlar zamanla gidiyor, yerine yenileri geliyor. Dolayısıyla ömrümüzün başındaki resimle sonundaki resim aynı olmuyor. Genelde bu değişim yavaş olduğu için sarsılmıyoruz. Hissetmediğimiz minik depremler gibi. Ama bazen şiddetli depremler de olabiliyor.

İşte ben ömrümün 30. yılında her şeyi yerle yeksan eden bir deprem silsilesi yaşadım. Adeta bir el, hayat puzzle'ımın parçalarını aniden sıyırıp kenara attı.

Tüm bunlar birkaç ay içinde oldu. Annem ve babam 33 yıllık evliliklerini sonlandırdı. İşten ayrıldım. Bir yandan hayatımda köşe taşı saydığım kişiler ya iş ya evlilik ya da ülkedeki buhran yüzünden sessizce ayrıldılar. Kimilerinden de ben uzaklaştım. Konuştukları konulara, dert ettikleri meselelere yabancılaştım.

Puzzle tahtası neredeyse bomboş kaldı. Uzun süre herkese, her şeye boş boş baktım. Film izledim, eski dizilerle vakit geçirdim. "Başka hayatlarla" mutlu oldum. Derken ani bir kararla taşındık...

Taşınma-yerleşme-alışma süreci beni epeyce oyaladı. Sonra dibe vurma günleri başladı. Evden günlerce çıkmadığım oldu. Bir gün çok sevdiğim bir arkadaşımla buluştum ve o gün konuşamadığımı, cümle kurmakta zorlandığımı fark ettim. Sanki tüm yetilerimi kaybetmiştim. İş tecrübem dahi sıfırlanmış gibi geliyordu. Bir şeyler yapmalıydım. Bunun için öncelikle bakış açımı değiştirmem gerekiyordu.

Hayat puzzle'ımı sıyıran el belki de bana "temiz bir sayfa" vermek istemişti.  Harekete geçmeme engel olan, "dolu dolu hayatım olduğu" illüzyonu yaşatan ne varsa elimden aldı ve "işte yeniden başlama zamanı" dedi.

Bir kursa yazıldım. Yeni insanlarla tanışmanın ayağa kalkmama yardım edeceğini düşündüm. Öyle de oldu nitekim. Yitirdiğimi sandığım özelliklerimin yerli yerinde durduklarını fark ettim. Derslerde bol bol konuştum. Klişeleri reddedip "bir de buradan bakın" diyebildim. Bazı konular yeni yazı ilhamları verdi bana. Ama yazamadım.

Yazamadım çünkü fark ettim ki, artık bu sayfaya bir şey yazmak gelmiyor içimden. Çünkü pek çok insan, pek çok meşgale gibi bu blog da benim hayatımdaki misyonunu tamamlamış. Onunla yolumu ayırma vakti gelmiş. Bundan böyle yeni projelerimi gerçekleştirmek üzere başka platformlarda yoluma devam edeceğim inşallah. (Bu sayfa bir süre daha açık kalacak ve yorumlara cevap vermeye çalışacağım.)

Dilerim yüreğinizde umut, azığınızda şarkılar ve kitaplarla daima hayır yolunda yürür; her durakta sizi çoğaltacak yeni dostlarla tanışırsınız. Diline, dinine, ırkına, kimliğine, ideolojisine takılmayacağınız yepyeni dostlar...

Müheymîn'e emanet olunuz efendim.
Muhabbetle.

Julie Fowlis - Touch The Sky [Live]
(Brave Soundtrack)
video



5 Ağustos 2016 Cuma

#welcometothehell


...Ve nice zaman sonra gelenler böyle anlattılar o günleri:

Dünü hatırlamaya ihtiyaçları yoktu.
Bugünleri vardı.

Sevmeye ihtiyaçları yoktu.
Düşmanları vardı.

Akla ihtiyaçları yoktu.
Nefretleri vardı.

Düşünmeye ihtiyaçları yoktu.
Ekranları vardı.

İnsana ihtiyaçları yoktu.
Kitleleri vardı.
.
.
.
.
.
.
.
Kitab'ı unutmuşlardı.
Tekbirleri vardı...




* * *


"Herkesin işlediği kötülüğün sorumluluğu kendisine aittir. 

Hiç kimse başkasının kötülüğünün sorumluluğunu taşımaz. Sonunda Rabbinize döneceksiniz. 

Anlaşmazlığa düştüğünüz meselelerin içyüzünü O size bildirecektir."

En'am Sûresi, 164


* * *


System Of A Down - Aerials
video


4 Haziran 2016 Cumartesi

50.000?!



Madem 50.000 tıklamaya vardı yolumuz, geriye dönüp aştığımız yollara bakma vaktidir...

Yol boyunca


Yaklaşık 4 yıldır aktif olarak bu sayfadayım ve o günlerden bu güne çok şey değişti hayatımda.

İlk zamanlar yazı yazmaya cesaret edemiyor, bu yüzden kaçak göçek alıntılar yaparak şarkılar paylaşıyordum. Bu alıntıların bir kısmı yol'a ve hareket'e dair olsa da büyük çoğunluğu melankolik iç dünyamın yansımalarıydı.

Zamanla cesaret geldi ve kendi kendi cümlelerimi kurmaya başladım. Bazısı kendimi tanıma çabasıyla, bazısı içimde biriken öfkemi dile dökme arzusuyla yazdığım yazılar, bazısı ise sadece gevezeliklerdi. İlerleyen aylarda eski paylaşımlarımda eklemeler-çıkarmalar yaptım, tamamen sildiklerim de oldu. Hem can sıkıcı bir şeydi o metinlerle yüzleşmek, hem de gelişimimi ve değişimimi somut bir şekilde görebildiğim için mutluluk vericiydi. Ama eski metinlere müdahale etme ihtiyacı duymamdaki temel saik blogda gezintiye çıkanların vaktini boş, karamsar gevezeliklerle israf ettiğim endişesiydi. Kime neydi ki benim bunalımlarımdan? İnsanlar bunlara maruz kalmak zorunda değildi. Dolayısıyla güncelleme gerekiyordu ve muhtemelen her daim gerekecek.


Yazdım da ne oldu?


Blogda yazmaya başlamak  kendimi daha iyi tanımamı sağladı. Çünkü yazmak zihnimde uçuşan soyut fikirleri karşımda somut şekilde görmemi sağlıyor. Bu da içinden çıkamadığım meselelere daha objektif yaklaşmama imkanı veriyor. O  nedenle yeni tanıştığım insanlara –hangi yaştan olursa olsun– blog açıp yazmalarını tavsiye ediyorum.

Bunun yanı sıra gözlem yeteneğimde inanılmaz bir ilerleme fark ettim. Mesela yıllardır tanıdığım insanların yepyeni özelliklerini keşfetmeye başladım. Tıpkı fotoğrafçılık sayesinde insanın başkaların göremediği güzellikleri fark etme özelliği kazanması gibi yazma sayesinde de gözlem yeteneği kazanıyormuşuz.

Ek olarak yazmak, yazınsal anlamda beni rahatlattı ve iş icabı yazmak zorunda olduğum metinler konusunda işimi çok kolaylaştırdı. Ayrıca konuşurken bile aklımdan geçenleri önce "gerekli mi gereksiz mi" diye elemeye başladığımı, düşüncelerimi sırayla ifade etmeye çalıştığımı fark ediyorum.


Hemşerim, memleket nire?


Bu zamana dek çok ilginç ülkelerden ziyaretçilerim oldu. Bir kısmını –ülkede bitmek bilmeyen yasaklar sebebiyle– VPN kullanımındaki artışa bağlıyorum ama zannediyorum çoğunluğu gerçekten o ülkelerden. Mesela Burkina Faso ve Senegal'deki tıklamaların bir arkadaşıma ait olduğunu biliyorum. Amerika'dakilerin bir kısmı da bir başka arkadaşımdan. Türkiye'dekilerin ise pek çoğu aile, arkadaş tıklamaları. Bir kısmı da elbette benim girip çıkmalarım, bloga arşiv muamelesi yapıp bir şeyler aranmalarım...



Diğerleri... Nadiren yapılan birkaç yorumla aks-i seda mutluluğu yaşatanlar var ama geri kalanlar kimler, nerede yaşıyorlar, ne hissediyorlar, neleri seviyorlar, bu blogda ne işleri var, ilgilerini ne çekti bilemiyorum. 90'ların ressamı Bob Ross gibi hayal etmekle yetiniyorum: "Belki şurada birkaç sevimli okur vardır..."


Aks-i sedalar


Üşenilmeyip yazılmış, hoş birer "aks-i seda" olan ve her kelimede bana "yola devam et" diyen yorumlardan birkaçını alıntılamak istiyorum. Her yoruma cevap veriyorum ama ne yazık ki, bunları yazanların nasıl mutluluklara sebep olduklarını onlara anlataya yetmiyor kelimelerim...
"Ne güzelsin, yazıların ne hoş, müziklerin de. Sayfanda dinleniyorum, umutlanıyorum. Selam ve muhabbetle..."
"Sayfanız ve duygularınız çok güzel, Allah gönlünüzü bereketli ve mutmain kılsın her daim"
"Ne çok acıtıyor içimizi bu şarkılar. İyi ki varlar di mi. Ben hiç ayırmadım insanları, Allah'ındır diyerek. Muhabbetler sana, yüreğimizi inceliğiyle hassaslaştıran kardeşim..."
"Yazılarınıza çok ara verdiniz gibi. Varsa başka bir ortamdan takip edelim sizi bari :)"
"Ne güzel bir blog beni benden alan. Sessiz takipçinizim, bir ses vereyim dedim.:))) "Ne olur buraları bırakmayın. Allah emanet..."
"Yine mi güzelsiniz :)) Selamlar"
"Bunaldıkça karadan, deniz niyetine dalıyorum sayfana. Selam ederim."
" 'Sözlerini anlamıyorum ama çok içime dokundu' cümlesi herhalde en çok bu toprakların insanlarının ağzından çıkar. Sözlerini anlamadığım halde çok etkilendiğim bir Ermeni ezgisinin çevirisini ararken gördüm burayı. Ve daha önce dinleyip de aynı cümleyi kurduğum diğer ezgilerle karşılaştım...."
"Ne güzel, okuyan insan fotoğraflarına bakmak ve bu şarkı :) Teşekkürler"
"Geçtiğimiz hafta ben de babamın babaannesinin mezarını ziyaret ettim, ben doğmadan vefat etmiş, bana onun adını vermişler. Ne çok hikayeyle yaşıyoruz, köklerimize dair diye düşündüm bu yazıyla beraber bir kere daha..."
"Elimde kahve fincanım, bugün yol arkadaşım olsun bu şarkı. Teşekkürler efendim."
"Yazınız benim başımdan geçen bir hatırayı canlandırdı. Bir dağ yürüyüşünün sonuna doğru kum ocağına denk gelmiştim. Yaşlı bir amcamız elinde küreği çalışıyordu. Yanına yaklaşıp selam verdim. Ben daha bir şey eklemeden 'Evlat 3 şey sakın unutma' dedi. 'Zikret, Fikret, Şükret.' Sonra dönüp çalışmaya devam etti. 3 kelimede dünyaları anlatmış amcamız. Yazılıların çok güzel ve anlamlı. Takip etmeye çalışacağım. Yol dostlarının başımız üstünde yeri var. Selamlar."


Yol Türküleri Top 3


1. Ermenice ve Ermeniler hakkındaki yazdıklarımın bu kadar ilgi toplamasına çok şaşırdım ilk zamanlar. Bu yazıyı tıklayanlar zannediyorum ya çoğulcu-liberal ya da milliyetçi olmalı. Milliyetçi ise acaba okuduktan sona fikirlerinde değişme olmuş mudur? Serinin diğer yazılarını da okumuş mudur? Üslubum halim-selim bir ikna üslubundan ziyade sert ve tokat gibi olduğu için belki rahatsız olmuş, hepten nefret dolmuş da olabilirler. Umarım bu ihtimal hiç gerçekleşmemiştir.

2. Paylaştıktan kısa bir süre sonra Ermeniler hakkındaki yazıyı solladı "temizlik şarkıları". Aslında başka bir başlığı olsa da ben böyle kullanmayı tercih ediyorum çünkü bu paylaşımda yazıdan çok şarkıların ilgi ördüğü kanaatindeyim. Temizlik yaparken şarkı açan insanlarımızın sayısı hiç de az değil bence. Çünkü bir işi zevkli hale getirmenin en güzel yoludur hareketli şarkılar. Zor işi kolaylaştırır, uzun yolu kısaltır.

3. Ne çok seviyoruz Leylaları, Leylalı şiirleri ve şarkıları...


Neden ben, neden?


Evet, merak ediyorum sen ne buluyorsun bu sayfada? Ne hissediyorsun? "Bi şarkıya bakıp çıkıcam" mı diyorsun mesela? Yoksa bir yazıyı okuyup da "hiç bunu düşünmemiştim" dediğin oluyor mu? Belki burayı birkaç satır ile çiçeklendirirsin.

Çünkü "İnsan çoğalacaksa insanda çoğalır."
Vesselam...



Shantel & Areti Ketime - EastWest / Dysi Ki Anatoli
video



4 Mayıs 2016 Çarşamba

Recâ vakti



"Eylemekdir kendüyi mahz-ı recâ
Cümleden kat'-ı recâdır, adı aşk"

Şeyh Gâlib


Forabandit - Cançion
video


"Bulandı aşkımın seli
Acep şimdi durulmaz mı
Hüsnün gördüm oldum deli
Akıl başa derilmez mi

Yüzün benzer dolunaya
Sensin ömrüme sermaye
Yüzüm sürdüm hâk-i pâye
Hatırcığım sorulmaz mı

Ferhat'tır dağları delen
Şirin'in yoluna ölen
Der Güzide, Mecnun olan
Leylâ'sına sarılmaz mı"




Meraklısına not: Bu ciğer delen deyiş bir kadına ait. 18. yüzyılda yaşamış bir Bektaşi olan Güzide Ana, faili kim olursa olsun gördüğü kusuru dile getirmesi, sade hayatı, malını fakirlerle paylaşması, haksızlığa tahammül edemeyişi ile ünlü imiş. Ardında derin mısralar bırakmış...

Eseri yeni bir besteyle yorumlayan Forabandit ise Maraşlı Ulaş Özdemir, Oksitanyalı Sam Karpienia ve İranlı Bijan Chemirani'den oluşuyor. Bu güzide ekip, emek dolu albümleriyle tüm dünyadaki dışlanmışlara selam ediyor. 

Biz de; haykırışla başladığı eseri git gide azalan bir sesle sayıklayan meczup gibi bitirirken bizi dermansız koyan Ulaş Özdemir'e selam edelim... Rabbim, nefesini bereketli eylesin.


15 Nisan 2016 Cuma

“Gençler bilmez bunu!..”



Bugünlerde "kuşak çatışması" üzerine epeyce kafa yoruyorum. İnsanın karşısına hep odaklandığı konuyla alakalı şeyler çıkar ya, geçenlerde şöyle bir olay yaşadım:

Her yıl Mart ayında olduğu gibi havalar yine aniden soğumuş. Halk ekmek büfesindeyim. Önümde bir "teyze" var, büfedeki "amca" ile tatlı tatlı sohbet ediyorlar. Kadın biraz agresif, bir şeyler söylüyor, adam da keyiflenerek tasdik ediyor. Bir ara kadının "Gençler bilmez bunu!" dediğini duydum. Adam da güldü, "Hah hah hah... Bilmeez, bilmeeez..." dedi.
Kadın gidince adama gülümseyerek sordum;
—Neymiş o gençlerin bilmediği?
Adam iyice keyiflendi, bir kahkaha attı;
—Bugün Mart'ın kaçı?
—14'ü...
—Hayır, bugün aslında 1 Mart. "Kocakarı Soğukları" başladı bugün. Duydun mu sen hiç Kocakarı Soğuklarını? Hah hah haa...
—Evet, takvimlerden biliyorum, dedim.
Yüzü birden değişti. Kaşlarını çattı. Belli ki keyfini kaçırmıştım.
—Biliyor musun? Hımmm... İstisnasın demek... Gençler pek bilmez böyle şeyleri.
—Yoo, dedim. Kocakarı Soğukları bilinen bir şey.
—Allah Allah...
Amcayı şaşkınlığıyla baş başa bırakıp ekmeğimi alıp gittim. Bu sefer keyiflenme sırası bendeydi...

Sonra bu olay üzerine düşündüm. Anladım ki eski kuşak yeniyle bağ kuramadığı, hızla değişen dünyaya adapte olamadığı için yeniyi aşağılayıp burun kıvırarak kendini tatmin ediyor. Hayatta hiçbir başarısı olmamış kişilerin genel refleksi burada da ortaya çıkıyor: "Diğerleri" olarak gördüğü güruhu yerin dibine sokarak kendini rahatlatma eğilimi...

Eski kuşağın; giyimini, saçını-sakalını eleştirip burun kıvırdığı yeni nesil mesela Neşet Ertaş türküleriyle kendinden geçiyor, onun "gönlüm"e "gooñüm" deyişinden lezzet alıyor. Büyüklerinin anlattığı anıları-hikayeleri merak ediyor. Peki eski kuşak yeni neslin hangi değerlerini benimseyip bağ kurabiliyor? Benim gördüğüm şey şu: Yeni nesil eskiyi anlamak noktasında daha gayretli, zira onlar kendi geçmişi, kendi kökleri. Eski kuşak ise köprüler kurmamakta direniyor. Eskide yaşamaya devam ediyor, nostaljiyle tatmin olmayı seçiyor. Mecbur kalmadıkça teknolojiden uzak duruyor. Oysa yeni nesil onların geleceği değil mi? İnsan neden geleceğine tavır koyar?

Ben söyleyeyim: "Emeklilik" kavramı ruhuna da sinmiştir. Geleceğe dair hiçbir plana, hedefe, heyecana sahip değildir. Köşesine geçip usul usul çürümeye bırakır kendini. Ağrıları kadar çocuklarının-torunlarının vefasızlığından da şikayet eder ama bir yandan saygı bekler. Geçmişi idealize ederek o günlerde her şey güzelmiş gibi anlatır, "nerde o eski bilmem neler"le gına getirir, son iyi neslin kendi kuşağı olduğuna iman eder. Peki bu mümkün müdür?


Bu konuya devam edeceğiz inşallah...


Limp Bizkit - Take A Look Around
video


6 Nisan 2016 Çarşamba

Hayallerinin peşinden bisikletle


9,5 yaşındaydım. 3 kardeşim birden oldu. Biri kız. Diğer iki erkek kardeşim gibi o da çok sevimliydi. Pamuk gibi tombik yanakları, fıldır fıldır gözleri vardı. Bir de çok ağlıyordu. Hatırladığım bunlar. Bir kız olarak benim için kız kardeşin ne demek olduğu konusunda henüz bir fikrim yoktu. Çünkü ben çok büyüktüm(!) Konuşamayız, oyun oynayamayız, gezemeyiz. Sadece sevebilirim. Üstelik bir de mama yapmak ve bez değiştirmek gibi külfetleri var... 

Halam dedi ki bir gün: "Şimdi arada çok yaş farkı var gibi geliyor sana ama büyüyünce arkadaş olacak, dertleşeceksiniz..." Kucağımdaki o minnak şey mi bana arkadaş olacak? Ohooo, konuşacak da, büyüyecek de beni anlayacak...

6-7 yaşına geldiği zaman bisiklete biner, annemlerden habersiz evden uzaklaşırdık. (Ben ablayım çünkü, lisedeyim, atarlıyım, kızarlarsa da onları savuşturabilirim.) Onu önüme bindirirdim, dolaşırdık. Hızlanırdım hızlanırdım. Minik özgürlüklerin verdiği mutluluğu paylaşırdık...

(Çılgın kavgalarımızı es geçiyorum.)

O liseye başladığında ben de yüksek lisanstaydım. Edebiyata olan merakımı ona da bulaştırma çabalarım eğer onun okumaya ilgisi olmasa boşa çıkacaktı. (Öğretmenler sağ olsun, "klasikler" denince akla boğucu, sıkıcı, anlaşılmaz, bitmek bilmeyen kitaplar geliyor.) Ablasının ısrarlı tahşidatını kırmayıp Genç Werther'in Acıları'nı okuyarak büyük bir dünya keşfetti. Kitaplar üzerine muhabbet eder olduk, hatta sonraları bana kitap tavsiye etmeye başladı.

Ailede yaşadığımız sorunlarda birbirimize destek oluyorduk. Nedense özellikle kızlar üzerinde baskı kurma zorunluluğu hisseden "Türk tipi ebeveyn" tazyikine karşı safları sıklaştıran kız kardeşler olarak birbirimizi anlıyorduk. Aşık olunca birbirimize anlatıyor, ayrılık sonrası göz yaşlarımızı siliyorduk. 

İlk zamanlar onun hatalarından ben sorumluymuşum gibi; aman pişman olacağı hatalar yapmasın, aman düşmesin, canı yanmasın şeklindeki ebeveynlere has 'her şeyi kontrol etme' refleksiyle onu çok bunalttığımı itiraf etmeliyim. Sonra bir zaman geldi ki "gençtim ben ve neden hata payı yok diyordum hayatımda" mısrası beynimde çınlamaya başlayınca aydınlandım. Nasıl ki ben öğüt verilerek, denetlenerek değil de hata yaparak ve düşerek öğreniyorsam, böyle mutlu oluyorsam o da öyle öğrenecekti. Ve bu onun mutluluğuydu. Allah bize hata alanı açmıştı, melek olmamızı beklemiyordu. Peki biz neden birbirimize hata alanı açmıyorduk? Neden dünyayı birbirimize dar etme hakkını kendimizde görüyorduk? 

O ayrı bir bireydi ve kendi kararlarını kendi verecekti. Benim üzerime düşen ona iyiyi-kötüyü göstermekti ve bunu yaptığımı düşünüyorum. Artık bu onun hikayesi ve o kendi bisikletine bindi, kendi yollarını seçiyor. Başka bir şehirde sosyoloji öğrencisi. Küçükken koltuğun üstüne çıkamazdı, şimdi kaya tırmanışı yaparak sınırlarını aşıyor. Kendine ait, uçsuz bucaksız özgürlüğünün tadını çıkarıyor. Düşerse? Elbette herkes gibi -benim gibi- o da düşecek ama yaralarını göstereceği, yol ayrımlarında kafası çok karışırsa danışacağı bir ablası olduğunu biliyor. Ben de çok bunaldığımda arayıp konuşarak içimi dökebileceğim, beni anlayan bir kız kardeşim olduğunu biliyorum.

Şimdi 20 senelik kardeşliğimize bakıyorum ve bir kız kardeşim olmasaydı ne çok eksiğim, ne çok boşluğum, ne çok yalnızlığım olurdu diyorum. 
İyi ki oldu. İyi ki büyüdü ve kendi bisikletine bindi...

Can Kazaz - Nereye Gidiyoruz
video