Sayfalar

15 Nisan 2016 Cuma

“Gençler bilmez bunu!..”



Bugünlerde "kuşak çatışması" üzerine epeyce kafa yoruyorum. İnsanın karşısına hep odaklandığı konuyla alakalı şeyler çıkar ya, geçenlerde şöyle bir olay yaşadım:

Her yıl Mart ayında olduğu gibi havalar yine aniden soğumuş. Halk ekmek büfesindeyim. Önümde bir "teyze" var, büfedeki "amca" ile tatlı tatlı sohbet ediyorlar. Kadın biraz agresif, bir şeyler söylüyor, adam da keyiflenerek tasdik ediyor. Bir ara kadının "Gençler bilmez bunu!" dediğini duydum. Adam da güldü, "Hah hah hah... Bilmeez, bilmeeez..." dedi.
Kadın gidince adama gülümseyerek sordum;
—Neymiş o gençlerin bilmediği?
Adam iyice keyiflendi, bir kahkaha attı;
—Bugün Mart'ın kaçı?
—14'ü...
—Hayır, bugün aslında 1 Mart. "Kocakarı Soğukları" başladı bugün. Duydun mu sen hiç Kocakarı Soğuklarını? Hah hah haa...
—Evet, takvimlerden biliyorum, dedim.
Yüzü birden değişti. Kaşlarını çattı. Belli ki keyfini kaçırmıştım.
—Biliyor musun? Hımmm... İstisnasın demek... Gençler pek bilmez böyle şeyleri.
—Yoo, dedim. Kocakarı Soğukları bilinen bir şey.
—Allah Allah...
Amcayı şaşkınlığıyla baş başa bırakıp ekmeğimi alıp gittim. Bu sefer keyiflenme sırası bendeydi...

Sonra bu olay üzerine düşündüm. Anladım ki eski kuşak yeniyle bağ kuramadığı, hızla değişen dünyaya adapte olamadığı için yeniyi aşağılayıp burun kıvırarak kendini tatmin ediyor. Hayatta hiçbir başarısı olmamış kişilerin genel refleksi burada da ortaya çıkıyor: "Diğerleri" olarak gördüğü güruhu yerin dibine sokarak kendini rahatlatma eğilimi...

Eski kuşağın; giyimini, saçını-sakalını eleştirip burun kıvırdığı yeni nesil mesela Neşet Ertaş türküleriyle kendinden geçiyor, onun "gönlüm"e "gooñüm" deyişinden lezzet alıyor. Büyüklerinin anlattığı anıları-hikayeleri merak ediyor. Peki eski kuşak yeni neslin hangi değerlerini benimseyip bağ kurabiliyor? Benim gördüğüm şey şu: Yeni nesil eskiyi anlamak noktasında daha gayretli, zira onlar kendi geçmişi, kendi kökleri. Eski kuşak ise köprüler kurmamakta direniyor. Eskide yaşamaya devam ediyor, nostaljiyle tatmin olmayı seçiyor. Mecbur kalmadıkça teknolojiden uzak duruyor. Oysa yeni nesil onların geleceği değil mi? İnsan neden geleceğine tavır koyar?

Ben söyleyeyim: "Emeklilik" kavramı ruhuna da sinmiştir. Geleceğe dair hiçbir plana, hedefe, heyecana sahip değildir. Köşesine geçip usul usul çürümeye bırakır kendini. Ağrıları kadar çocuklarının-torunlarının vefasızlığından da şikayet eder ama bir yandan saygı bekler. Geçmişi idealize ederek o günlerde her şey güzelmiş gibi anlatır, "nerde o eski bilmem neler"le gına getirir, son iyi neslin kendi kuşağı olduğuna iman eder. Peki bu mümkün müdür?


Bu konuya devam edeceğiz inşallah...


Limp Bizkit - Take A Look Around
video


6 Nisan 2016 Çarşamba

Hayallerinin peşinden bisikletle


9,5 yaşındaydım. 3 kardeşim birden oldu. Biri kız. Diğer iki erkek kardeşim gibi o da çok sevimliydi. Pamuk gibi tombik yanakları, fıldır fıldır gözleri vardı. Bir de çok ağlıyordu. Hatırladığım bunlar. Bir kız olarak benim için kız kardeşin ne demek olduğu konusunda henüz bir fikrim yoktu. Çünkü ben çok büyüktüm(!) Konuşamayız, oyun oynayamayız, gezemeyiz. Sadece sevebilirim. Üstelik bir de mama yapmak ve bez değiştirmek gibi külfetleri var... 

Halam dedi ki bir gün: "Şimdi arada çok yaş farkı var gibi geliyor sana ama büyüyünce arkadaş olacak, dertleşeceksiniz..." Kucağımdaki o minnak şey mi bana arkadaş olacak? Ohooo, konuşacak da, büyüyecek de beni anlayacak...

6-7 yaşına geldiği zaman bisiklete biner, annemlerden habersiz evden uzaklaşırdık. (Ben ablayım çünkü, lisedeyim, atarlıyım, kızarlarsa da onları savuşturabilirim.) Onu önüme bindirirdim, dolaşırdık. Hızlanırdım hızlanırdım. Minik özgürlüklerin verdiği mutluluğu paylaşırdık...

(Çılgın kavgalarımızı es geçiyorum.)

O liseye başladığında ben de yüksek lisanstaydım. Edebiyata olan merakımı ona da bulaştırma çabalarım eğer onun okumaya ilgisi olmasa boşa çıkacaktı. (Öğretmenler sağ olsun, "klasikler" denince akla boğucu, sıkıcı, anlaşılmaz, bitmek bilmeyen kitaplar geliyor.) Ablasının ısrarlı tahşidatını kırmayıp Genç Werther'in Acıları'nı okuyarak büyük bir dünya keşfetti. Kitaplar üzerine muhabbet eder olduk, hatta sonraları bana kitap tavsiye etmeye başladı.

Ailede yaşadığımız sorunlarda birbirimize destek oluyorduk. Nedense özellikle kızlar üzerinde baskı kurma zorunluluğu hisseden "Türk tipi ebeveyn" tazyikine karşı safları sıklaştıran kız kardeşler olarak birbirimizi anlıyorduk. Aşık olunca birbirimize anlatıyor, ayrılık sonrası göz yaşlarımızı siliyorduk. 

İlk zamanlar onun hatalarından ben sorumluymuşum gibi; aman pişman olacağı hatalar yapmasın, aman düşmesin, canı yanmasın şeklindeki ebeveynlere has 'her şeyi kontrol etme' refleksiyle onu çok bunalttığımı itiraf etmeliyim. Sonra bir zaman geldi ki "gençtim ben ve neden hata payı yok diyordum hayatımda" mısrası beynimde çınlamaya başlayınca aydınlandım. Nasıl ki ben öğüt verilerek, denetlenerek değil de hata yaparak ve düşerek öğreniyorsam, böyle mutlu oluyorsam o da öyle öğrenecekti. Ve bu onun mutluluğuydu. Allah bize hata alanı açmıştı, melek olmamızı beklemiyordu. Peki biz neden birbirimize hata alanı açmıyorduk? Neden dünyayı birbirimize dar etme hakkını kendimizde görüyorduk? 

O ayrı bir bireydi ve kendi kararlarını kendi verecekti. Benim üzerime düşen ona iyiyi-kötüyü göstermekti ve bunu yaptığımı düşünüyorum. Artık bu onun hikayesi ve o kendi bisikletine bindi, kendi yollarını seçiyor. Başka bir şehirde sosyoloji öğrencisi. Küçükken koltuğun üstüne çıkamazdı, şimdi kaya tırmanışı yaparak sınırlarını aşıyor. Kendine ait, uçsuz bucaksız özgürlüğünün tadını çıkarıyor. Düşerse? Elbette herkes gibi -benim gibi- o da düşecek ama yaralarını göstereceği, yol ayrımlarında kafası çok karışırsa danışacağı bir ablası olduğunu biliyor. Ben de çok bunaldığımda arayıp konuşarak içimi dökebileceğim, beni anlayan bir kız kardeşim olduğunu biliyorum.

Şimdi 20 senelik kardeşliğimize bakıyorum ve bir kız kardeşim olmasaydı ne çok eksiğim, ne çok boşluğum, ne çok yalnızlığım olurdu diyorum. 
İyi ki oldu. İyi ki büyüdü ve kendi bisikletine bindi...

Can Kazaz - Nereye Gidiyoruz
video

27 Mart 2016 Pazar

Bedbinliğe reddiye!




"Kalk ve işe yarar bir şey yap!"
Ezra Pound


Hapse giren gazeteciler, akademisyenlerle daralıyoruz.
Tecavüze uğrayan kadınlarla, çocuklarla yıkılıyoruz.
Yollara, denizlere dökülen mültecilerle darmadağın oluyoruz.
Güneydoğu'daki savaşla yanıyoruz.
Bombalı saldırıda ölenlerle parçalanıyoruz.
Üzülüyoruz. Üzülüyoruz. Üzülüyoruz.
Üzüldükçe dermansız kalıyor, kıpırdayamıyoruz. Rutinlerimiz anlamsızlaşıyor, motivasyonumuz sıfırlanıyor ve bedbinleşiyoruz. Dehşet içinde, akan günleri seyrediyoruz.

***

7 Haziran sonrası patlak veren olaylar yüzünden depresyona giren bir Kürt yakınımla konuşuyorduk. Hali beni gerçekten kaygılandırdı. Hiç bu kadar kötü görmemiştim. Sonra onun dibe vurmuş haline öfkelendim. "Diyelim ki bu çatışmalar bitti, barış oldu, dünyanın bir başka ucunda savaşlar, zulümler devam etmeyecek mi? Orada insanlar ölmeyecek mi? Peki biz üzülmeyecek miyiz?" dedim. "Üzüleceğiz" dedi. "Demek ki bu üzüntülerin sonu yok." dedim, "Şimdi bize düşen ne ise onu yapalım..." Çünkü gerçek ızdırap insanı harekete geçirir. Diğer türlüsünün kimseye faydası olmadığı aşikâr.

***

Bu dünyaya gelip de ölmeyen yok. Sadece zamanları, mekanları ve şekilleri değişiyor. Bombadan korkup dışarı çıkmıyoruz ama kaldırımda yürürken kafasına düşen cisimle ölen insanlar duyuyoruz. Hatta huzur içinde evde otururken çatıdan inek düşebiliyor. Öyleyse bu dünyada "mutlak emniyetli" bir yer yok. Ve acının ulaşmadığı gönül de yok. Öyleyse elimizin erişmediği, hiçbir faydamızın dokunmadığı olaylara üzülürken, elimizin ulaşabildiği,değiştirmeye gücümüzün yettiği işleri ihmal ediyor olabilir miyiz? Haberlere bakıp bakıp ailemize surat asıyor olabilir miyiz? Neşeyle "Nasılsın?" diyen arkadaşımıza "Yaa nasıl olayım, görüyorsun ülkenin halini" diyerek onun hayat enerjisini de tüketiyor olabilir miyiz? Faydamızın dokunacağı kişilere zarar veriyor olabilir miyiz?

***

Hapse girmiş bir akademisyen / gazeteci vs. olsam ve benim için üzülüp somurtanları duysam fena halde kızardım. "Memlekette yapılacak bunca iş varken kendinizi salmaya, bedbinliğe ne hakkınız var!" derdim muhtemelen. Bizim somurtmamız bir şeyleri değiştirecek olsaydı, üç yüz beş yüz kişi neyse toplanır hep beraber somurturduk.

***

Worldometers sitesi benim burada kırık cümlelerimle anlatmaya çalıştığımdan çok daha fazlasını sadece rakamlarla anlatıyor. Şok edici hızla değişen rakamlara bakınca dert ettiğim olayların solda sıfır kaldığını ve acziyetimi gördüm. Sarsıldım. Ve kontrolü mümkün olmayan kötülüklerle dolu bir dünyada, olan bitene müdahale adına bir şey yapamayacağımı anladım.

***

Bosna'da 90'lı yıllardaki savaş sürerken Boşnak kadınların karalara bürünmek yerine ısrarla makyaj yapmaya devam ettikleri söylenirdi. Psikolojik bir yıldırma, bir baş kaldırıydı bu. Ölümlere karşı hayatiyeti temsil etmekti.

Geçen hafta İstiklal'de bombanın patladığı yerden geçtim dün. Bir genç neşeyle gitar çalıyordu. Notalarında ölümden eser yoktu. Çünkü dünya hâlâ güzelliklerle dolu bir yer. Hâlâ gülüşüyle kara bulutları dağıtan insanlar var. Her türlü engeli aşarak olağanüstü işlere imza atıyorlar. Ölümlere engel olamıyorlar ama "mezar-ı müteharrik / yaşayan ölü" olmayı da reddediyorlar. Dokunduklarına "hayatta" olduklarını ve bir şeyleri "değiştirebileceklerini" hatırlatıyorlar. "Zaten öleceğiz, öyleyse hadi bir iz bırakalım" diyorlar.

Çünkü ölümümüz değil, ömrümüzdür iz bırakan... Evet, "Kuş ölür, sen uçuşu hatırla..."


Ali Azimi - Pişderamed (Girizgâh)
video

29 Ocak 2016 Cuma

Işıklı bahçe



Son günlerde yoluma çıkan en güzel şarkı bu. Işıklı bahçelere açılan bir pencere oluyor. Yeni açmış erik çiçeklerinin kokusu doluyor damarlarımıza. Berrak bir suyun pırıltısı gözümüzü alıyor. İşte hüzne bulanmış bir neşe; içinde koşmak, koşmak, koşmak, gitmek olan...

"...'Gitmek', diyordu Mani kendi kendine, 'gitmek bir şenliktir'..."*


Element Band - Sari Sirun Yar (Ermenice)
video


"Binbir rüzgarla gel nazlı yar
Çiçek topla, destelerle gel
Kara atım üstünde geldim köyünüze
Gördüm ki sürgülü kapın, kaldım biçare 

Dağların güzel kızı, dağ karanfilleriyle gel
Ah, karanfille değil, aşk ateşiyle gel...

Binbir çiçek içinde serpilmişsin,
Elvan elvan saçlarının
Kokusu buralara ulaşır,
Meltem olur yüreğime

Dağların güzel kızı, dağ karanfilleriyle gel
Ah, karanfille değil, aşk ateşiyle gel...

Sen göğe bakarsın,
Yıldızlar bir daha aydınlanır,
Sesini alır rüzgarlar,
Ah, uğruna can verdiğim o sevdan ne zaman yetişir?

Dağların güzel kızı, dağ karanfilleriyle gel
Ah, karanfille değil, aşk ateşiyle gel..."



* Amin Maalouf, Işık Bahçeleri, YKY, 2014, s. 65


26 Ocak 2016 Salı

Mesafeler



"Zaman mı? değil zaman.

Akan zaman değil mesafelerdir.
(...)
Biz kırıldık daha da kırılırız
Ama katil de bilmiyor öldürdüğünü
Hırsız da bilmiyor çaldığını
Biz yeni bir hayatın acemileriyiz
Bütün bildiklerimiz yeniden biçimleniyor
Şiirimiz, aşkımız yeniden,
Son kötü günleri yaşıyoruz belki
İlk güzel günleri de yaşarız belki
Kekre bir şey var bu havada
Geçmişle gelecek arasında
Acıyla sevinç arasında
Öfkeyle bağış arasında

Biz kırıldık daha da kırılırız
Doğudan Batıya bütün dünyada
Ama kardeşin kardeşe vurduğu hançer
İki ciğer arasında bağlantı kurar
Büyür, bir gün, zenginleşir orada,
Çünkü Ali’yi dirilten iksir de saklı
Hasan’a sunulmuş ağuda,
Granitin de olur bir okyanus diriliği,
Nehirler daha uysal akar,
Bir çiçek nasıl açılıyorsa kendiliğinden
Bir kuş nasıl uçuyorsa
Öyle sever, çalışır insan,
Kıraçlar çarptıkça dağlara
Gül göçürür şafağından
Doğanın altın şafağından
İnsanın altın şafağından
Tarihin altın şafağından

Biz kırıldık daha da kırılırız

Kimse dokunamaz bizim suçsuzluğumuza." *



No Blues - Ya Dunya
video


* Cemal Süreya,"Ortadoğu", Sevda Sözleri, YKY, 2014, s.112

27 Aralık 2015 Pazar

Sıradaki şarkı iç ve dış mihraklar için gelsin...



PTT'deyim. Kargo göndermem lazım. Çantamdan kalemimi çıkarıp formu dolduruyorum. Bir adam beliriyor yanımda. Telaşlı, "Affedersiniz," diyor "kaleminizi alabilir miyim?" Uzatıyorum, "Buyrun". Kalemimi almasıyla çıkıp gitmesi bir oluyor. Nafile bakıyorum ardından. Gelmiyor. 

Kalemin üstünde ismim yazıyormuş, arkadaşımdan hediyeymiş. Bir önemi yok artık. Üstüne bir bardak soğuk su.

***

Yine PTT'deyim. Sıramı bekliyorum. Masalara iplerle bağlanmış kalemlere takılıyor gözüm.

Utanıyorum.

***

Yine PTT'deyim. Yine kargo sırasındayım. Kalemimi tekrar çantama koyarken yanlış anlaşılır mı diye tedirgin oluyorum. Sıra bekleyenlerden biri gişedeki görevlilerden kalem rica ediyor. Görevli kalkıyor, bakıyor ki masada kalem yok, isyan ediyor: "Kalem koyuyoruz, götürmesinler diye iple bağlıyoruz, koparıp yine götürüyorlar! Kalem dayanmıyor yaa!"

***

Gezindiğimiz sokaklarda yıllar evvel sadaka taşları vardı diye bugünkü halimize bakmadan riyakârca övünüyoruz. Utanmıyoruz. Şişiniyoruz, kibirleniyoruz ama kalem çalıyoruz. Utanmıyoruz. Normalleştiriyoruz, "Necib Türk milleti" diyoruz, tarihî diziler izliyoruz, tatmin oluyoruz. 50 kuruşluk kaleme tamah eden toplummuşuz, ne önemi var? "İç ve dış mihraklar felan yani" diyor, bir oh çekiyoruz. Gizli bir şifre gibi dilden dile dolaşıyor bu söz: "İç ve dış mihraklar..." Sonra "ecdad" güzellemesi yapıp havai fişek patlatıyoruz. Burnumuz kafdağına değiyor.


System Of A Down - Toxicity
video