Sayfalar

10 Nisan 2015 Cuma

Nîşan ji te ez nabînim*


"ben, yıpranmış sokaklar ortasında avare
sen, kırgın bir ülkenin süreyyası: Gülnare
honçalı novroz gelir; bir de siyah ve sarı
dalgalanır göklerde bir kuşun kanatları
her nağme, dudağında çarpılmış karanfil
sana tutkun atlılar şimdi yorgun ve sefil
göğsünde, kıskandığım bir rüyadır kırmızı
nerdesin, ey masallar ülkesini son kızı
...
karanlığa mahkumdur gökte sensiz, sitare
ruhumu zevalinle buluşturma, Gülnare
soluğun ab-ı hayat mıdır; filizlendi kül
siyah bir lale gibi aynaya düştü kakül
kırdın yüreğimdeki saatin akrebini
kuruttun düşlerimin hayal mürekkebini
hangi ırmağa baksam akıyorsun derinden
Hazar, acılarınla ağlıyor kederinden"

Nurullah Genç


Yelda Abbasi  - Lê Yarê (Kürtçe)
video


* Nîşan ji te ez nabînim: "Senden bir iz bulamıyorum." Rivayete göre bu şarkı, kaçırılıp esir pazarlarında köle diye satılan yarinin izini yitiren bir adamın söylediği ağıttır. "Gulnarê" ise Kürtçede "nar çiçeğim" demektir.

25 Mart 2015 Çarşamba

Can kafesten uçmadan gel

 


"Ağyarın ve Allah'ın dışındaki şeylerin kalbi terk etmesini bekleme! Çünkü bu bekleyiş seni murakabe ve iç denetimden alıkoyar. Halbuki Allah seni bununla görevlendirmiştir. 

Dünyada bulunduğun müddetçe keder ve üzüntülerin gelip çatmasını garip görme! Çünkü dünya, vasfına layık olanı ve tabiatının gereğini ortaya koyar. 

Rabbinle istediğin hiçbir şey gecikmez, zor olmaz; nefsinle istediğin hiçbir şey de kolay olmaz.
...
Sana verilmeyip menedilen bir şeyden dolayı elem duyman ve üzülmen, bunun Allah'tan olduğunu bilmemenden ileri gelir.
...
Seni kendi yarattıklarından ürküttüğü zaman iyi bil ki, O, sana kendisiyle üns ve dostluk kapısını açmak istemektedir." 

İbn Atâullah İskenderî *


***

Can kafesten uçmadan gel
Ruhu sultan ide gör
Geç aradan göçmeden gel
Nuru burhan ide gör

(Ermediler bu hakikat
Menziline şirk koşan
Kendini kendinde setr ol
Hakk'ı her an ide gör)

Sen hakikat rahına in
Can gözünü aça gör
Gel Muhammed Ali baran
Sen de baran ide gör

Mürşidinden feyz alanlar
Çün bilüpdür zatını
Kâmili bul şaşmadan gel
Hakk'ı seyran ide gör

Şah Hulusi evliyalar
Enbiya emrindedir
Görmeden mizan sıratı
Burda mizan ide gör 

Şah Hulusi


Kuan - Can Kafesten Uçmadan Gel


Tasavvufî Hikmetler / Hikemü'l-Atâiyye, Dergâh Yayınları, s.24-33

21 Mart 2015 Cumartesi

Bir demet yasemen


Şehirlerin kendine has kokusu vardır.

Küçüğüm. Mersin sokaklarındayım. Hava ılık. Sokaklarda hoş bir koku var. Bu kokuyu içime çekiyor, zihnime nakşediyorum.



Bu, bahçe kapılarının üstünü baştan başa yay şeklinde kuşatıp süsleyen yasemin çiçeklerinin kokusuydu. Büyüdüğümde öğrendim. Ilık Mersin akşamlarında ara sokaklar yasemin kokar. Hem ferahlatan hem de nedense hüzünlendiren bu kokuyu İstanbul sokaklarında aradım nice zaman. Başka rayihalı kokuları bir an yasemin sanarak ümitlendim durdum. Gerçekten yasemin ağacına ise iki defa rastladım. İlki Çamlıca'da bir yurt bahçesinin duvarından aşağı sarkmış, kendini fark ettirmişti. Mor salkıma komşuluk yapıyordu. Diğeri Fatih'te bir binanın arka bahçesinde güzel bir insanın diktiği yasemindi. Onun komşusu ise hanımeliydi. Lakin hiçbiri Mersin'deki yaseminler gibi kokmuyordu.

Evet, bir şehirde kaybettiğini başka şehirde aramak beyhudedir...


John Berberian & Bob Tashjian - Bir Demet Yasemen video


Soraya Ksontini & Martin Kelly - Under The Jasmine Tree 
(İngilizce-Arapça)
video



Süreya Ksontini - Tahte'l-Yasmin (Arapça)
[Soraya Ksontini - La Révolution du Jasmin]
video

15 Mart 2015 Pazar

Armut nereye düşer?*



Atasözleri arasında önemli bir yeri vardır bu sözün: “Armut dibine düşer”... Çocuk, anneyi/ babayı rol model aldığından gün geldiğinde ister istemez onun gibi olur çıkar. Demiyor muyuz, “bunun babası da böyleydi” ya da “yaşlandıkça annesine benzemeye başladı” diye. Peki bu değiştirilemez bir kader midir? Tavırlarımızı, yetiştiğimiz ortam yahut genlerimiz mi belirlemektedir? Dedemden yardım alarak bu sözü biraz kurcalayalım.

***

Kadir dedem öğretmenmiş. Yakışıklı, becerikli, sevilen, saygın biri. Anneannem teyzesinin kızıymış zaten. Büyükler devreye girmiş, evlenmişler. Anneannem, dedemle susuz köylerde geçen yıllarını anlatırken "Bir yatak, bir döşeğimiz vardı ama biz çok mesuttuk gızım" der. Besime & Kadir çiftinin üç güzel kızları olmuş. Biraz birikim yapınca Mersin'den ucuz bir arsa bulup ev yapmışlar kendilerine.

Kadir Dedem bahçeyle uğraşmaya meraklıymış. Topraktan, çiçeklerden iyi anlarmış. Bir zaman sonra evin önünde yaseminler, hanımeliler, mum çiçekleri mis kokularını salmaya başlamış. Onları mine, kasımpatı, papatya, borazan çiçeği, japon gülü takip etmiş. Sadece çiçekler mi? Bir sürü de ağaç varmış: Portakal, mandalina, limon, şeftali, üzüm asması, yenidünya, selvi, palmiye… Dedem bunca ağacı o daracık bahçeye nasıl sığdırmış; aklım almıyor. Sadece kendi bahçesini âbâd etmemiş, ne ekse tuttuğu için çoğaltıp çoğaltıp vermiş eşe-dosta.

Dedemin becerisi sadece bahçeye yönelik değilmiş. Defter ciltleme, içini ebrulu kâğıtlarla süsleme gibi ince işlerden anlarmış. Mandolin bile çalarmış. Zarif adammış vesselam.

Her güzelin bir kusuru vardır. Zamanla bu müşfik adamda cimrilik baş göstermiş. Meğer Kadir Hoca’yı kumara alıştırmışlar. Her defasında pişmanlıkla kavrulurmuş yüreği. "Oynamayayım diyorum, evde sizin beni beklediğinizi de biliyorum, 'bu kez eve gideceğim' diye karar veriyorum ama nasıl oluyorsa kendimi kumar masasında buluyorum..." dermiş anneanneme. Anneannem o oynadıkça hem üzülmüş hem kızmış. Sonra bakmış ki maaş kumara gidiyor, o da oturmuş dikiş makinesine, terziliğe başlamış. Gece gündüz siparişleri yetiştirmek için didinmiş durmuş. Günler böyle geçmiş ve dedem bir gün eve gelmemiş.
İkinci gün de gelmemiş.
Üçüncü gün de...

On gün sonra deniz kenarına vurmuş cesedi bulunmuş. İntihar demişler ölüm sebebine, oysa kıyafetinde kan lekesi varmış. Belinde bir ip, ucuna da taş bağlanmış atılmış denize ama nasılsa dibe batmamış işte. Hemen orada otopsi yapmışlar. Ciğerlerini çıkarmış, suya koymuşlar. Eğer ciğer batarsa demek ki su yutmuş, yani denizde boğulmuştur. Ama ciğerleri batmamış. Öldürülüp denize atıldığı anlaşılmış. Belki de kumar borcu yüzünden... Lakin savcı olayın üstünü kapatmış. Ne dava açılmış ne maktul aranmış. Öylece gömülmüş gitmiş bu zarif adam. Anneannem o güzel sesiyle günlerce ağıt yakmış. Kızlar evde yetim, çiçekler bahçede boynu bükük...

Sabahattin Ali’nin, karısına yazdığı mektupta “…Hep genç kalacağım” deyişi gibi Kadir dedem hep genç kaldı. Ben de hiç görmediğim dedemin daima gençliğini gösteren fotoğraflarına bakıyorum. Yaşlansaydı yüzü nasıl olurdu, hayal etmeye çalışıyorum. Anneannem hâlâ o evde yaşıyor. Ne zaman gitsek artık çiçeksiz ve neredeyse ağaçsız olan bahçeye şöyle bir bakmadan edemiyorum. Bakarken elinde çapayla bahçenin kenarına çömelmiş dedem canlanıveriyor. Onu dalgın dalgın toprağı kararken buluyorum.

Anneannemin alyansı hâlâ parmağında, gençken çekildikleri fotoğraf da hâlâ evin duvarında durur. Dedemden bahsederken daha yeni vefat etmiş gibi acısı tazelenir. Annem ise "Şimdi hayatta olsa sizi ne kadar çok severdi" demeden edemez. Sahi, yaşasa bizimle neler konuşurdu acaba? Ziyaretine gittiğimizde nasıl davranırdı?

Peki dedem babasına bakarak mı böyle zarif biri olmuştu? Hayır. Aslında Kadir Dedem, huysuz bir babanın oğlu olarak dünyaya gelmiş. Oğlu da kendi gibi çiftçi olsun isteyen baba, her ne kadar arkasında anasının desteği olmuşsa da kendinden gizli Köy Enstitüsü’ne başvurduğunu ve kabul edildiğini öğrenince deliye dönmüş. Tarla dönüşü kendi eşeğin sırtında, oğlu yanında yaya yürürken ucunda çivi olan değnekle hızlı gitsin diye bir eşeği dürtmüş, bir oğlunu. “Sen okuyacaksın ha, gideceksin ha!..” diye diye eve gidene kadar çocuğun canını yakmış durmuş. Dedem hızlandıkça babası da ona yetişip yine vuruyormuş. Bunu anlatırken annemin gayriihtiyari gözleri doluyor. İşte böyle bir babanın oğlu, gün gelince gayet mülayim, müşfik bir baba olmuş. Çocuklarına bir fiske bile vurmamış. Üstelik yıllar sonra hastalanan, yatağa düşen babasına bakan da yine dedem olmuş. Ölene kadar ilgilenmiş onunla. Babası ne hissediyordu acaba? Evin okumuş tek çocuğunun bakımına muhtaç olunca pişman olmuştur zannediyorum.

***

Evde eşine çocuklarına kötü davranan, onlardan sevgiyi-şefkati esirgeyen hatta şiddet uygulayan erkeğin babasında suçu arıyoruz ya, o zaman suçlu dede mi? Aynı mantıkla hareket edersek dedenin babasında kusur aramak, dedenin dedesinin dedesine ulaşır mesele ki bu işin sonu yoktur. Eğer bizim yaşayışımızı ilk yetiştiğimiz ortam belirleyecekse o zaman amellerimizden neden sorumlu tutuluyoruz? Nasıl bir insan olacağımıza biz karar vermiyorsak sorgu-sual neden var?

Dedem babasının dibine düşmemiş. Uzaklara gitmiş. “N’apalım, böyle yetiştik” diyerek talihsiz çocukluğunun ya da genlerinin ardına saklanıp huysuzluk yapmamış. Hâl diliyle “başka bir dünya mümkün” demiş ve bizlere bir yâd-ı cemil olmuş…


Haig Yazdjian - Hanin
video



Bu yazıyı “Bana baktı, hiç konuşmadı...” başlıklı yazıdan yola çıkarak Gezgin Dergisi'nin Şubat 2015 tarihli 96. sayısı için yazdık.

11 Mart 2015 Çarşamba

Konser vol.4 / Gölgeler ve Suretler



Yine sözler birikti. Yazamıyorum. Bugünlerde renkler ve fikirler beni çok meşgul ediyor. Yazmaya niyet ettiğimde ise her bir yazı bencillik ediyor. Hal böyle olunca hiçbirini yazmadan bırakıveriyorum. Şimdi biraz kendimi zorlayarak, aylar öncesinden bir konseri yazmaya gayret edeyim.

* * *

On arkadaştık. Konserde bizi neyin beklediğini tam olarak bilemiyorduk. Yeni çıkmış bir grup. İlk albüm. Bir de perde oyunları olacağına dair bir söylenti. Elde bunlar var.

Biraz erken geldiğimiz için holde oyalanıyorduk. Meğer o ara konser başlayıvermiş. Karanlık salona girdiğimde kalakaldım. Arkada vavlar, önde eski sayfalar uçuşuyordu. Ve iki perde arasında gölgeden insanlar, tamburlar, kemençeler, udlar...

Platon'un mağara teorisinde duvara yansıyan gölgelerden tutun da, Bediüzzaman'ın dünya nimetlerini "asılların gölgeleri ve membaların numuneleri" olarak anlatışına kadar pek çok şeyi hatırlayabiliriz. Bir de hakikatle aramıza giren perdeler, şekiller, dokular, renkler. Ömer Çakıroğlu ve dostlarının üzerine uzun uzun çalışarak hazırladığı bu sahne ve arasındaki gölgeler ise ömrümüzü anlatıyor olsa gerekti.

Konserin ilk bestesi perdeye yansıyan ok. Güftesi ise okun ucundaki zehir. Zehrin içinde firâk, fenâ, çaresizlik, kandan irinden deryalar ve mesafeler...


"Kâdir Allah kalem çekmiş sana iki kaş yerine 
Gice gündüz gözimizden kan dökülür yaş yerine 

Dertli Ali gördi savaş, kesilmişdir nice bin baş 
Ben öldükden sonra bir taş kalmasun bir taş yerine"

Beste-Güfte: Ali Ufkî


Kalenderi - Kadir Mevlam
video


Meraklısına not: Şiirin orijinalinde fazladan bir beyit daha var: "Dinmez gözlerinin yaşı onulmaz bağrının başı / Yârinden ayrılan kişi, ağu yudar aş yerine"

Konser hazırlıklarını buradan izleyebilirsiniz:

video




22 Şubat 2015 Pazar

Göl kıyısında kemanlar


Çiğdem'e

Gözlerimi kapatıp kemanlara bıraktım kendimi.

Durgun bir göl kenarına vardım. Etrafı orman. Göğe uzanan ağaçların arasından sızan ışık hüzmeleri. Göle uzanan kökler. Gölün ortasında bir kayık. Kayığın içindeki belki de sensin. Sulara bakıyorsun. Gitmek istediğin yerler var, söylemiyorsun, ben anlıyorum. Kayık usulca süzülüyor. Gölün kıyıları nereye uzanıyor? Bilmiyorum. Kayık ne kadar uzağa gidebilecek? Bilmiyorum. Şarkıyı dinlemeye devam ediyorum.

Sonrası gözyaşı. Göle birkaç damla.


Ólafur Arnalds - Ágúst
video